Bakara süresi(115-123)

115. Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü[32] işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
116. “Allah, çocuk edindi” dediler.[33] O, bundan uzaktır. Hayır! Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ındır. Hepsi O’na boyun eğmiştir.

Tefsir

Yahudiler, “Uzeyr, Allah’ın oğludur”, diyorlardı. Hıristiyanlar da İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancındadırlar. (Bakınız: Tevbe sûresi, âyet, 30)

117. O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.
Tefsir

115. Yani, "Allah, Doğu ve Batı gibi belirli bir yöne bağlı değildir; O, bütün yönlerin ve her yerin sahibidir. İbadet için belli bir yönün belirlenmiş olması, Allah'ın sadece o yönde bulunduğu anlamına gelmez. Bunun için neden belirli bir yönün diğerine tercih edilip seçildiği veya önceleri belli bir yöne dönülürken, sonradan neden başka bir yön ve başka bir yerin belirlendiği konusunda tartışmaya girmeye hiç gerek yoktur."

116. Allah, ne sınırlı ve dar görüşlü, ne de onların sandığı gibi fakir ve cimridir. Aksine O'nun mülkü, cömertliği ve görüşü sonsuz ve sınırsızdır. O, hangi kullarının kendisini zikrettiğini ve nerede, ne zaman ve hangi niyetle zikrettiğini bilir.

118. Bilmeyenler, “Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize gelse ya!” derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz âyetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık

Tefsir

117. Onlar Allah'ın bizzat yanlarına gelip: "İşte, bu benim Kitab'ım; işte, sizin izleyeceğiniz talimatlarım" demesini veya Hz. Muhammed'in (s.a.) gerçekten Allah'ın Rasûlü, okuduklarının ise Allah'tan geldiğini ispatlayacak bir işaret göstermesini istiyorlardı.

118. Yani, "Bugün Hakk'a karşı çıkanların öne sürdükleri fikirler ve istekler yeni değildir. Bunlar doğru yoldan sapanlar tarafından her zaman öne sürülen sebeplerin aynısıdır. Çünkü her çağdaki sapık kimseler aynı şekilde düşünüp, aynı iddialarda bulunurlar."

119. Allah'ın bizzat konuşmasının istenmesi o kadar saçma idi ki, bu isteğe cevap bile verilmemiştir. Diğer isteğe, yani Allah'tan bir ayet göstermesinin istenmesine ise, Allah, birçok açık ayetler gösterdiğini, fakat inanmaya eğilimli olmayanların bunları göremeyeceklerini söyleyerek cevap verir.



119. Şüphesiz biz seni hak ile; müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemlik olanlardan sorumlu tutulacak değilsin.

Tefsir

120. Diğer ayetler bir yana, en göze çarpan ve en açık ayet Hz. Muhammed'in (s.a.) kişiliği idi. O'nun peygamber olmadan önceki hayatını, ülkesinin ve kavminin şartlarını, büyüdüğü çevre ve ortamı ve peygamber olmadan önceki hayatının kırk yılını nasıl geçirdiğini çok iyi biliyorlardı. Tüm bunlarda, şu anda yaptığı büyük ve harika işlere vesile olabilecek hiçbir şey olmadığını da iyice anlıyorlardı. O halde, O, gerçekten Allah'ın Rasûlü (s.a.) olmalıydı. Bu, o denli açık bir ayetti ki, bundan sonra başka bir işaret veya mucizeye gerek yoktu.

120. Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.

Tefsir

121. Yani, "Bu insanların Sen'den hoşlanmamalarının nedeni, Hakk'ı arayan samimi kimseler olmaları ve Sen'in Hakk'ı, gereği gibi açıkça anlatmayı becerememen değildir.
Aksine, onların sana karşı çıkmaların nedeni, senin Hakk'ı o denli açıkça ortaya koyup onlara, dini kendi arzu ve isteklerine göre değiştirebilecekleri bir boşluk bırakmamandır. Bu nedenle onları bırak ve uzlaşmaya çalışma; çünkü, sen dine karşı onların takındığı tavrı takınmadıkça, onlar senden razı olmazlar. Eğer sen de onlar gibi iki yüzlülük yapsan ve Allah'a ibadeti nefse tapınma için bir kılıf olarak kullansan, o zaman senden hoşnut olurlardı. İnanç ve kötü amellerinde onlara uymadıkça, onları hoşnut edemezsin."


121. Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar. İşte bunlar ona inanırlar. Onu inkâr edenlere gelince, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir

Tefsir

122. Burada ehl-i kitaptan Kur'an'ı samimiyetle inceleyen ve O'nu doğru buldukları için kabul eden dindar bir grup kastediliyor

122. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün tuttuğumu hatırlayın.
123. Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin (aracılığın) yarar sağlamayacağı ve hiç kimsenin hiçbir taraftan yardım göremeyeceği günden sakının.

Tefsir

123. Buradan itibaren yeni bir hitap başlıyor. Bu hitabı anlayabilmek için aşağıdaki noktalar gözönünde bulundurulmalıdır:

1) Hz. İbrahim (a.s.) Hz. Nuh'tan (a.s.) sonra Allah tarafından İslâm'ın evrensel mesajını yaymakla görevlendirilen ilk peygamberdi. Davetine kendi ülkesi olan Irak'ta başladı ve insanları İslâm'a (Allah'a teslim olmaya) çağırdı. Daha sonra aynı görevle Suriye, Filistin, Mısır ve Arabistan'a gitti. Bunu takiben, çeşitli yerlere elçilerini gönderdi. Yeğeni Lut'u eski Ürdün'e; oğlu İshak'ı Suriye ve Filistin'e; büyük oğlu İsmail'i de Arabistan'a gönderdi. Daha sonra Allah O'na, Mekke'de, Kâbe adı verilen bir ibadetgâh yapmasını ve orayı davetinin merkezi olarak belirlemesini emretti.

2) Hz. İbrahim'in (a.s.) iki oğlundan iki kavim meydana geldi; İsmailoğulları ve İsrailoğulları. Birincisi Arabistan'a yerleşen Hz. İsmail'in (a.s.) torunlarıydı. Kureyş ve diğer bazı Arap kabileleri O'nun doğrudan torunları oluyorlardı. Fakat gerçekte Hz. İsmail'in (a.s.) torunları olmayan Arap kabileleri de, O'nun davetinden az çok etkilendikleri için O'nun torunları olduklarını iddia ediyorlardı. İkincisi, yani İsrailoğulları, İshak'ın oğlu Yakub'un torunlarıydılar. Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Yahya, Hz. İsa (Allah'ın selâmı hepsinin üzerine olsun) ve birçok peygamber bunların arasından çıkmıştır. Bunlar Hz. İsrail'den (Yakup'un ikinci ismi) sonra İsrailoğulları adını almışlardı. Onların dinini kabul eden başka gruplar da bu kavme katılmışlardır. Hz. İsa (a.s.) dahil bütün İsrail peygamberleri İslâm'ı, Allah'a teslimiyeti yaymaya çalışmışlardır. Fakat İsrailoğulları bozulup dinlerini (İslâm) kaybedince, Yahudiliği, daha sonra da Hıristiyanlığı icat etmişlerdir.

3) Hz. İbrahim (a.s.) bütün insanları Allah'a teslim olmaya çağırmak ve onları Allah'ın hidayeti doğrultusunda ıslah etmekle görevlendirilmişti. Kendisi de teslim olmuş, Allah'tan aldığı bilgiye uygun hareket etmiş, bu bilgiyi yaymak ve bütün insanları Evren'in Hâkimi'ne boyun eğmeye ikna etmek için elinden geleni yapmıştı. Bu nedenle de, dünyaya önder olarak seçilmişti. Daha sonra O'nun liderliği, tüm sorumluluklarıyla birlikte İshak ve Yakup'un torunları olan İsrailoğulları'na devredilmişti. İsrailoğulları'ndan tekrar tekrar hatırlamaları istenen özel nimet işte budur. Buna uygun bir şekilde, Kudüs'teki Kutsal Mâbet, Hz. Süleyman (a.s.) döneminde merkez ve Allah'a ibadet edenlerin kıblesi (namazda yüzün döndürüleceği yer) yapılmıştı. İsrailoğulları bu görevin önderleri olarak kaldıkları sürece de Kutsal Mâbet aynı şekilde korundu.

4) Buraya kadar yapılan hitaplardan (40-121. ayetler) Allah, İsrailoğulları'nı önderlikleri sırasında işledikleri günahlar nedeniyle suçluyor. Bu nedenle Kur'an onların ahlâkî durumuna işaret ederek diyor ki: "Siz, size verilen nimete lâyık olmadığınızı gösterdiniz. Size verilen önderlik vazifelerini ihmal etmekle kalmayıp, Allah'ın hidayetini de hayatınızdan çıkardınız. Şimdi olaylar öyle bir dereceye geldi ki, artık siz önderliğe uygun olmayan bir millet haline geldiniz."

5) Onlara, insanlığa önderlik etmenin Hz. İbrahim'in (a.s.) soyundan gelenlerin tekelinde olmadığı; çünkü, hiç kimsenin doğuştan getirdiği özellikleri nedeniyle böyle bir hak iddia edemeyeceği söyleniyor. O, sadece Hz. İbrahim (a.s.) gibi kendisini Allah'a teslim eden ve O'nun hidayeti üzere olan kullarına lütfedilen bir mertebedir. İsrailoğulları, yoldan saptıkları ve önderliğe uygun olmadıklarını gösterdikleri için bu görevden alınmışlardır.

6) Hz. İbrahim'in (a.s.) soyundan geldikleri için övünen İsrailoğulları dışındaki Yahudi ve Hıristiyanların da Hz. İbrahim'in (a.s.) yolundan saptıkları bildiriliyor. Aynı şekilde Hz. İsmail kanalıyla Hz. İbrahim'e (Allah'ın selam'ı üzerine olsun) bağlandıkları için övünen Arabistan müşriklerine de Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in yolundan saptıkları için önderliğe lâyık olmadıkları söyleniyor.

7) Artık İsrailoğulları önderlik görevlerinden alınmışlardır. Bundan sonra Hz. İsmail (a.s.) ve Hz. İbrahim'in (a.s.) dualarına uygun olarak neden Hz. İsmail'in (a.s.) soyundan Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamber olarak seçildiği gösteriliyor. O'nun peygamber olarak seçilmesinin nedeni, kendinden önceki bütün peygamberlerin uyduğu yola tâbi olmasıdır.

O ve O'na uyanlar Allah tarafından gönderilen bütün peygamberlere inandılar ve bütün dünyayı, daha önceki peygamberlerin çağırdığı yola davet ettiler. Bu nedenle, sadece Hz. Peygamber'e (s.a.) uyanlar önderliğe uygun niteliklere sahiptirler.

8) Önderliğin el değiştirmesiyle merkezin de değişmesi gerekiyordu. İsrailoğulları'nın önderlik ettiği dönemde Kudüs'teki Mâbet merkez ve tüm Hakk'a inananların kıblesi idi. Bu nedenle ilk önceleri, Hz. Muhammed (s.a.) ve O'na inananlar namazda o tarafa dönüyorlardı. Fakat İsrailoğulları önderlikten alındıklarında doğal olarak Mescid-i Aksâ kıble olmaktan çıktı. Bundan sonra Hz. Muhammed'in (s.a.) davete başladığ yer olan Mekke'deki Kâbe'nin kıble olacağı ilân edildi. Kâbe aynı zamanda Hz. İbrahim'in (a.s.) davet merkezi olduğu için ne İsrailoğulları, ne de Araplar buna karşı çıkamazlardı. Çünkü her iki grup da Hz. İbrahim'i (a.s.) ataları olarak kabul ediyorlardı. Bu nedenle Kâbe'nin merkez yapılmasına karşı öne sürebilecekleri hiçbir sebebleri yoktu. Fakat inatçı insanların, Hakk'ın hak olduğunu bildikten sonra da O'na karşı çıkmaya devam ettikleri bir gerçektir.

9) Allah müslümanları önderler olarak ilân ettikten ve Kâbe'yi merkez tayin ettikten sonra, önderlik görevlerini yapabilmeleri için onlara belli talimatlar veriyor. (Bkz. 153-186. ayetler)